15 Mart 2013 Cuma

Peki ya babalar?

Biliyoruz, anneler kaç tane çocuk doğururlarsa doğursunlar, hepsini aynı şekilde, aynı çoklukta, aynı canını verircesine severler. Daha bir sonraki çocuk yoldayken “acaba yoldakini de eldeki kadar çok sever miyim” endişesi bile bunun bir göstergesidir. 10 çocuğu olsa bir annenin, 10’una da canını seve seve verir. 10’unun da parmağı kanasa, etinden et kopmuşçasına canı acır. Peki ya babalar?

Babalık sonradan öğrenilen bir olguymuş. Ne kadar gebelik sürecini yakından da izleseler, gebeliğin oluşmasını ne kadar “anne kadar çok isteseler” –ki ne kadar isterlerse istesinler anne kadar isteyemezler, maalesef doğa onlara bu konuda sidik yarıştırma şansı vermemiş- ve her ne kadar daha anne karnında bebeği sevdiklerini hissetseler de asla bebek doğmadan ve onlarla iletişime rahatça geçmeden (yani bu 3 yaş civarı oluyor, kendi kendilerine çiş yapıp, yemek yiyip, isteklerini ve rahatsızlıklarını rahatça dile getirebilir hale gelince) babalık hissini içselleştiremiyorlar. Peki babalar, 10 taneyi bırakalım, 2 çocuğu olsa, anne gibi onlara eşit ve sonsuz sevgi hissedebilir mi? Eğer bu babalık denen şey sonradan öğrenilerek oluşan bir şeyse, bundan şüphe duyarım. Neticede bizler bebeklerimizi içimizde büyütüyoruz. Canımızdan can katıyoruz onlara. Yediğimizi, içtiğimizi, aldığımız nefesi bile onlar için alıyoruz. Hayatımızı adıyoruz onlara. Bilmiyorum belki de hormonların da bir miktar etkisi vardır buna. Elimiz sağlam yani bizim. 10-0 önde başlıyoruz maça. Peki babalar bize yetişebiliyor mu? Tam birinciyi sevmeyi öğrendikten sonra hayatlarına bir “ikinci” gelse, onu da aynı şekilde sevmeyi öğrenebilirler mi? İkinci, onlar için bir “yabancı” iken –ki anne ilk dakikadan itibaren, daha bir zerrecikken tanımış ve alışmıştır bebeğine, hem ruhu hem kalbi hem de tüm hücreleriyle vücudu- babalar tanıdıkları ve alışkın oldukları çocuklarına iltimas geçmezler mi? İkinci çocuğun aklı erinceye, babayla iletişime geçinceye kadar, aman ilk çocuk daha az sevildiğini filan sanmasın diye tüm varlığını ilk çocuğa yönlendirip ikinciyi “tanıma ve alışma, böylece sevmeyi öğrenme” fırsatını teperler mi? İkinci çocuk, sadece ilk çocukla birlikte eğlenmenin bir aracı olarak “sevimli bebek figürü”ne dönüşür mü? Sadece bir sinema filmi ya da fotoğraf karesi gibi mesela? İkinci çocuk bir yabancı olmaya devam eder mi ömrü boyunca? ‘Anne, babam beni niye abim/ablam kadar çok sevmiyor?’ derler mi ikinci çocuklar? Annelerin buna bir cevabı olabilir mi? Anneler bu soruya kahrolmadan yaşamaya devam edebilirler mi? Anneler ömrü boyunca böyle bir soruya maruz kalma ihtimalinin endişesiyle yaşamaya devam edebilirler mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder